🌟 Bilgi Paylaştıkça Çoğalır! En güncel içerikler için bizi takip edin. 📚 Yeni yazılarımızı kaçırmayın! ✨ Her gün yeni içerikler ekleniyor. 🌟 Bilgi Paylaştıkça Çoğalır! En güncel içerikler için bizi takip edin. 📚 Yeni yazılarımızı kaçırmayın! ✨ Her gün yeni içerikler ekleniyor.

Aramak istediğiniz içeriği yazın

Bana yaz Bay Bilge
Ayşe Nur

Ayşe Nur

Doğrulanmış Yazar
10Yazı
129Okunma
0Yorum

Letâif-i Hamse

Letâif-i Hamse

Gönül Şehrinin Beş Kapısı: Letâif-i Hamse ve Manevi Mimari

İnsan, sadece etten, kemikten ve görünen bir suretten ibaret değildir. Kadim geleneğimizde insan, "Ahsen-i takvîm" üzere, yani en güzel kıvamda yaratılmış; varlığı ruh, nefs, akıl ve fıtrat gibi çok katmanlı unsurların bir araya geldiği muazzam bir terkip olarak tanımlanmıştır. Bu varlık yapısı, sadece bu dünyayı (şehâdet âlemi) değil, gözle görülmeyen melekût âlemlerini de kapsayan geniş bir coğrafyadır. Bugün modern insanın yaşadığı anlam arayışının temelinde, işte bu çok katmanlı yapının, özellikle de "emir âlemine ait olan ruhanî merkezlerin ihmal edilmesi yatar.

İki Yol, Tek Hedef: Nefsâni ve Ruhanî Terbiye

Tasavvuf yolculuğunda (sülûk), Hakk’a ulaşmak isteyen sâlik için iki ana terbiye yolundan söz edilir. Birincisi, "büyük cihad" olarak da bilinen ve nefsin kötü huylarını terbiye etmeyi esas alan nefsâni yoldur. Bu yol oldukça zorlu ve uzundur. İkincisi ise doğrudan ruhanî latifeler üzerinden ilerleyen, gitmesi daha kolay görünen ancak geri düşmesi bir o kadar hassas olan ruhanî yoldur.

Hangi yol seçilirse seçilsin, insan cevherinde ilahî bir sır taşısa da bu yolda bir mürşid-i kâmilin rehberliği olmadan tek başına ilerleyemez. Nakşibendilik gibi ruhanî tarikatlarda eğitim, doğrudan "latîfeler" denilen manevi organlar üzerinden yapılır. Sözlük anlamı yola girmek, yolda yürümek, intikal etmek olan sülük kelimesi tasavvufta insanı Hakk’a ulaştıran tavır, amel, ibadet manalarında kullanılmıştır. Şeriat dairesinin içinde derinleşmek, tarîkat, hakîkat, mârifet bilgisine ulaşmak isteyen insan; nefsinin kötülükleriyle başa çıkabilmek, huylarını, ahlâkını güzelleştirebilmek, dünyayla kurduğu güçlü ve yoğun bağlarını zayıflatabilmek ister. İnsan her ne kadar yaratılışı gereği içinde ilâhi bir cevher taşıyor olsa da bu yollardan hangisini seçerse seçsin muhakkak bir mürşid-i kâmile ihtiyaç duyar, tek başına gidemez. Nefsâni tarikatlarda sâlik nefis mertebelerini geçmeye çalışırken, ruhâni tarikatlarda ruhun mertebeleri yani latîfeler esas alınarak eğitim yapılır. Bir tarikatın terbiye yolu bu şekilde ayrışmış olsa da diğerinin yöntemini de kullanır.

Letâifin tekil hâli olan "latife", sözlükte son derece ince bir mana ihtiva eden, anlaşılan ama sözle ifade edilemeyen, sadece yaşayarak öğrenilebilen anlamlarına gelir. Letâif, rabbani bir cevher yani insanın özüdür. Diğer bir tanımla letâif "ruhun manevi organlarıdır". Her bir letâifin ayrı bir görevi ve etkisi vardır. Etkisi ancak uyandırıldığında ortaya çıkar ama bunun için dervişin kalbini zikre geçirmesi gerekmektedir. Nakşibendi şeyhlerinden Hüseyin b. İbn-i Yemîn Hüseyni letâifi şöyle tanımlar: "Kalp, ruh, sır ve hafi insanın idrak edici latifesinin ismidir. Bazı mertebelerde ona kalp derler, beşerî kayıtlardan kurtulup daha saf olduğu diğer mertebede ona ruh derler, saflık artınca sır derler, olgunlaşınca hafi derler. Letâifteki farklılık öz itibariyle değildir, aksine özde birdir. Farklılık vasıflarda ve hâllerdedir. Şeyhlerin çoğunun görüşü budur." Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi hazretleri de Allah'ın insan bedenini yarattığında bu emir âleminin latifelerini kendisine bağlanacak ve ona âşık olacak şekilde insanın bedenindeki farklı mahallere yerleştirdiğini, bir kişinin mürşidinin emri ve himmetiyle riyazat ve mücahadeye giriştiğinde çok zikir ve tefekkürün bereketiyle latifelerini asıllarına yönlendirdiğini söyler. Zira emir âleminden halk âlemine yani insan vücuduna inen bu letâif, nefs sebebiyle kendinden habersiz hâle yani gaflete düşmüştür. Çünkü insan bedenindeki toprak; tembellik ve ilahi emirlere uymamaya, su; bulunduğu ortamın rengine bürünmeye yani kişiliksizleşmeye ve münafıklaşmaya, ateş; öfke ve egoya, hava ise kibre sebebiyet verir. İşte bu sebeple Allah'ı çok zikrederek nefsin latifeler üzerindeki baskısı kaldırılır ve böylece asıllarına rücu etmeleri sağlanır. Letâif zikri belli bir yöntem doğrultusundan yapılır, yani vücuttaki latifelerin üzerinde belirlenen sayıda bir zikir yapılır çünkü her işlenen günah bu latifelerin kararmasına yol açar.

Klasik tasavvufî eserlerimizdeki bilgilerden letâif-i ruhâniyye dediğimiz kalp, ruh, sır, haf, ahfa olarak sıralanan zikir mahalleri Sehl b. Abdullah Tüsterî, Amr b. Osman Mekkî, Hâkim Tirmizî ve Abdülkadir Geylânî’ye kadar ulaşabilmektedir. Kadirî ve Nakşî tarîkatlarında yapılan seyr u sülûkta lâtîfelerin esmâsı değişiktir. Bu, Kadirîlikte “Lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidi, Nakşîlikte ise “Allah” ism-i şerîfidir. Her ne kadar Kadirîlik nefsanî yol, Nakşîlik ruhanî yol olarak biliniyor, birisi nefsi terbiyeyi diğeri ise ruhu tasfiyesi esas alıyor ise de her iki tarîkat da birbirlerinin terbiye metotlarını kullanmaktadır.

Emir Âleminin Emanetleri: Beş Latife

Sûfîlere göre insan; toprak, su, hava ve ateşten oluşan dört unsurun yanı sıra altı latifeden meydana gelmiştir. Bu altı latifeden "nefs-i hayvânî", halk âlemine (maddî dünya) aittir. Diğer beş latife olan kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ ise doğrudan "emir âlemine aittir ve arşın üzerindeki makamları sebebiyle "âlî (yüksek) latifeler" olarak adlandırılırlar.

Bu beş ruhanî latifenin (Letâif-i Hamse) her birinin insan bedeninde mukabil geldiği bir yer ve uyandırılması gereken bir nuru vardır:

  • Kalp: Sol memenin iki parmak altındaki "süveydâ" noktasıdır. Rengi sarıdır. Maddî âlem ile manevi âlem arasında bir köprüdür.

  • Ruh: Sağ memenin iki parmak altındadır. Rengi kırmızıdır.

  • Sır: Sol memenin iki parmak üstündedir. Rengi beyazdır. Müşahede makamıdır.

  • Hafî: Sağ memenin iki parmak üstündedir. Rengi siyahtır. Rubûbiyyet tecellilerinin mahalli kabul edilir.

  • Ahfâ: Göğsün tam ortasıdır. Rengi yeşildir. İlâhî isim ve sıfatların tamamının tecelli ettiği en derin noktadır.

Halk âlemine ait nefsin yeri alnın tam ortasıdır. Letâif-i hamse en dışta kalp, en içte ahfâ olmak üzere tasavvur edilir. Kalp latifesinin bedenle yani maddî âlemle, ahfâ latifesinin Cenâb-ı Hak’la irtibatı bulunduğunu, kalbin bir yönünün maddî âleme, bir yanının ulvî âleme dönük olduğunu düşünen bazı Nakşibendî şeyhlerine göre bu beş latife arasında zâhir-bâtın ilişkisi vardır. Dıştaki içtekinin zâhiri, içteki dıştakinin bâtını ve hakikatidir. Nakşibendiyye tarikatında sâlik seyrüsülûke kalp latifesinden başlar. Kalp, arş ve levh-i mahfûzun insan bedenindeki mukabili olarak kabul edilir. Kalp latifesinin zikrini tamamlayan sâlikin Hz. Âdem’in kademi üzere olduğu, ruh latifesinde Hz. Nuh ve İbrahim'in, sır latifesinde Hz. Mûsâ’nın, hafî latifesinde Hz. İsa'nın, latifelerin en latifi olan ahfâda ise Hz. Peygamber’in kademi üzere bulunduğu, yani onların velâyet makamına ulaştığı kabul edilir. Emir âleminin ruhanî latifelerinin zikri olan letâif-i hamseyi tamamlayan sâlike daha sonra letâif-i nefs, letâif-i kül ve nefy ü isbat zikirleri öğretilir.

Halvetiyye gibi nefsin mertebelerini sülûke esas olarak alan tarikatlarda ise seyrüsülûk, “atvâr-ı seb‘a” adı verilen nefsin yedi mertebesi (emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marziye, kâmile) için belirlenen yedi ism-i ilâhî (kelime-i tevhid, Allah, hû, hak, hay, kayyûm, kahhâr) zikredilerek yapılır. Abdurrezzâk Kāşânî’nin “Allah, kulu önce nefis makamında dil ile zikre, sonra kalp ile zikre, sonra sırrın zikrine, sonra ruhun zikrine, sonra hafînın zikrine, sonra da zâtın zikrine ulaştırmaktadır” sözleri, dil zikrinin, zikir çeşitleri içerisinde en alt derecede bulunduğuna işaret etmektedir.

İmâm-ı Rabbânî, Nakşibendiyye tarikatında seyrüsülûkün kalp latifesinden başlayarak emir âlemine ait bu beş latife ile (letâif-i hamse) sürdürülmesi usulünü ortaya koymuştur. Halifelerinden Mîr Muhammed Nu‘mân’a göre bu beş latifeden her biri için insan vücudunda bir yer takdir edilmiş ve bu yerlerde yoğunlaşarak zikir yapma usulü Müceddidiyye’de seyrüsülûkün önemli bir unsuru haline gelmiştir.

Kaleleri Açan Anahtarlar ve Engeller

On sekizinci yüzyılda Anadolu’da yaşamış bir Osmanlı âlimi ve sûfisi olan Ömer bin Ali el-İspirî Husûnü’l-Metâlib adlı seyrüsülûk risalesinde letâif-i sitteyi esas almış ve bu ruhanî latifeleri iç içe yükselen kale ile sembolize etmiştir. Buna göre kalp ruh, sır, hafi, ahfâ ve latîfe-i nefsten oluşan letâif-i sittenin her biri bir kaleyi temsil etmektedir. İman, tevbe, rıza, ilm-i ledünnî, marifet-i hassa ve müşâhede-i mahsûsa şeklinde sıralanan makamlar ise her biri bir kaleye karşılık gelecek şekilde tasvir edilmiştir. Makamların elde edilmesini sağlayan ikrar, istiğfar, ibadet, zikir, terk-i mâsivâ ve mahza meşiyyet şeklinde sıralanan riyazet ve mücâhede unsurları ise kalelerin anahtarları olarak kabul edilmiştir. Salik bu anahtarları kullanarak makamları elde edecek ve letâif eğitimini tamamlayacaktır. Saliki bu yolda engelleyen mühlikat unsurları ise akabe kavramı ile ifade edilmiş ve bu akabeler huzûzu’n-nefs, ahlak-ı zemîme, fâsıklarla beraber olma, yedi düşmandan (göz, kulak, dil, el, ayak, mide ve ferc) gelen şeytanî vesvese, musîbete tahammülsüzlük, günaha dönme ve meyl-i mâsivâ şeklinde sıralanmıştır. Ömer bin Ali el-İspirî, bu latifeleri iç içe yükselen kaleler olarak sembolize eder. Her kalenin (latifenin) bir makamı (iman, tevbe, rıza vb.) ve bu kaleleri açacak bir anahtarı vardır. Bu anahtarlar; istiğfar, zikir, ibadet ve masivayı (Allah dışındaki her şeyi) terk etmektir.

Ancak bu kalelere giden yolda "akabe" denilen tehlikeli geçitler bulunur. Nefsin arzuları, kötü ahlak, fâsıklarla beraberlik ve yedi düşmandan (göz, kulak, dil, el, ayak, mide, ferc) gelen vesveseler sâliki yolundan alıkoyan mühlikat unsurlarıdır. Eğer bu ruhanî eğitim (seyrüsülûk) tamamlanmazsa, insan nefs-i hayvaninin hakimiyeti altına girer ve sadece maddî arzularının esiri olur.

Sonuç: Zikirle Arınan Ayna

İnsan vücudundaki dört unsurun her biri farklı bir menfi huyun kaynağıdır: Toprak tembelliği, su kişiliksizleşmeyi, ateş öfkeyi, hava ise kibri besler. Emir âleminden gelen latifeler, bu zulmanî unsurların ve nefsin baskısı altında kalarak gaflete düşer ve kararır.

İşte bu yüzden, mürşidin rehberliğinde yapılan "ism-i celâl" (Allah) zikri, bu kararan latifelerin üzerindeki pası silmek içindir. Her bir latife zikirle uyandığında, insan kendi hakikatine ve "eşref-i mahlukat" olma sırrına bir adım daha yaklaşır. Seyrüsülûk usullerine göre ruhani tarikatlarda ruhu evrad ve ezkar ile güçlendirerek kötücül olan nefsi etkisiz hale getirmeye çalışılır. Ruhanî usulde insanın göğüs bölgesinde yer aldığı kabul edilen kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ adlı beş latife ile (letâif-i hamse) birlikte ism-i zât (Allah) zikri gerçekleştirildikten sonra iki kaş arasında bulunduğu farz edilen nefsin ve ardından bütün bedenin zikre katılması sağlanır.

Unutmamalı ki; dil zikri en alt basamaktır; asıl olan kalpten başlayarak tüm latifelerin Allah'ı zikreder hale gelmesidir.
bu yazıyı beğendi

Yorumlar (0)

Yorum için giriş yap.

Büyütülmüş Resim
✓ Link kopyalandı!