🌟 Bilgi Paylaştıkça Çoğalır! En güncel içerikler için bizi takip edin. 📚 Yeni yazılarımızı kaçırmayın! ✨ Her gün yeni içerikler ekleniyor. 🌟 Bilgi Paylaştıkça Çoğalır! En güncel içerikler için bizi takip edin. 📚 Yeni yazılarımızı kaçırmayın! ✨ Her gün yeni içerikler ekleniyor.

Aramak istediğiniz içeriği yazın

Bana yaz Bay Bilge
Ayşe Nur

Ayşe Nur

Doğrulanmış Yazar
10Yazı
89Okunma
0Yorum

Gazâlî’de Muhabbet Kavramı

Gazâlî’de Muhabbet Kavramı

Allah’ın Rahmet tecellisi ile ortaya çıkan bu âlem Kenz-i Mahfî; istedim ki bilineyim kutsî hadisinde de bize aktarıldığı gibi sevgi üzerine kuruludur. İbn Arabî; varlığın aslı muhabbettir der. Gazali , sevilmeye en çok layık olan Allah’tır, çünkü insan kendisine iyilik yapanı sever der. Bu yazımızda Gazali’deki muhabbet kavramının ana hatlarını çıkararak bunların Sûfî geleneğin öncüleri tarafından yapılmış tanımlarla mukayesesini yapacağız. Bunu yaparken bir taraftan da muhabbetin ne olmadığını; bu konudaki çizilmiş çerçevenin neleri ve hangi durumları dışarıda bıraktığını da anlamaya çalışacağız.

 

1-    Muhabbet Kavramını Tasavvufî Olarak Nasıl Anlamalıyız

Arapça hub kökünden türeyen muhabbet kavramı sevgi ve eğilim, meyil anlamında kullanılmaktadır. Literatürde iradeden daha güçlü bir istek olduğu belirtilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de muhabbet ve hub olarak on âyette geçmekte ancak aynı kökten türeyen isim ve fiillerde çok daha fazla sayıda yer almaktadır.  Buna ilave olarak hadîs-i şerîflerde de anlatılan muhabbet ve sevgi kavramlarıyla Allah’ın ve insanların sevdikleri, sevmedikleri, nasıl ve ne şekilde sevmek gerektiği gibi konuları detaylı bir şekilde öğrenebilmekteyiz. Hicrî III.yy’dan itibaren kendine has yöntem ve kaynaklarıyla bir ilim olarak gelişmeye başlayan tasavvufun konusu içerisinde oldukça önemli bir yer edinen sevgi, muhabbet ve ilâhi aşk kavramları farklı sûfiler tarafından tanımlanmış ve dereceleri belirlenmiştir. Tasavvufun hedefi ihsan ve ana konusu güzel ahlâk olduğu için muhabbet ve ahlâk kavramları birbirinden ayrılamaz. Varlığın sebebi muhabbet olduğu için fıtrat olarak bu sevgi insanda mevcuttur ancak kemâle ulaşması gerekmektedir. (Uludağ, TDV İslam Ansiklopedisi 2005) Allah’a duyulan muhabbet sekr yani sarhoşluk verici özelliğinden dolayı şaraba, yakıcılığından dolayı ateşe benzetilmiştir. Bu aşkın sebep olduğu bazı taşkın hallere şatahat denilmektedir. Yaratılanı Yaratandan ötürü sevmek, müminlerin birbirini sırf Allah rızası için sevmesi gibi incelikli konular da mutasavvıflar tarafından oldukça detaylı bir şekilde irdelenmiştir.  

2-    Gazâlî’nin Muhabbet Kavramı

Gazâlî (ö.505) İslâmi ilimler açısından öncesi ve sonrası olarak tanımlanabilecek en önemli şahsiyetlerden birisidir. Olağanüstü bir zekâ ve hafızaya sahip olan Gazâlî tüm hayatını ilme adamış, en güzelini en güzel şekilde yapabilmek için kendisi bizzat yaşayarak tecrübe edinmiş ve verdiği eserleriyle bilhassa İhyâü Ulûmi’d-Dîn adlı her biri on kitaptan oluşan dört ciltlik eseri ile günümüze kadar ulaşan bir çığır açmıştır.

Muhabbet konusu İhyâ’da Munciyat yani kurtuluşa erdiren şeyler adlı dördüncü ciltte beşinci kitapta ele alınmıştır. Muhabbeti bir makam olarak kabul eden Gazâlî, diğer tüm makamları muhabbetin başlangıcı veya muhabbetin meyveleri olarak tanımlar. Dolayısıyla muhabbeti belirleyici ve sarsılmaz bir yere sabitler, geri kalan her şeyi ona göre, onu esas alarak bir yere yerleştirir.

Muhabbet ve ilâhî aşk kavramlarına karşı çıkan bazı kelamî ve mutezilî akımlara âyet ve hadislerle cevap veren Gazâlî İhyâ’da önce şeriat delillerini, sonra hakikat delillerini öne çıkarmış, Allah’tan başkasının muhabbete lâyık olmadığını îzah ettikten sonra da muhabbetin lezzetini anlatmıştır.

İnsan idrâk eden bir diri olarak sever, idrâkinde bir lezzet olan şeye meyleder, bu durumda sevgi lezzetli şeye tabiatın meyletmesidir. Meyil artarsa buna aşk denir. Bu birinci seviyedir.

İkinci olarak duyu organlarıyla algılanan lezzete göre idrâk edilen şey sevilir.  Ancak buradaki idrâk; insanın hayvanlarla ortak beş duyusundan kaynaklanan bir idrâk değil, bâtınî olarak kalbin idrâkidir. Kur’ân-ı Kerîm’de kalpten bahsedilen âyetlerin bazılarında idrâk etme fiili kalbe verilmiştir. Bu idrâk beş duyu ile oluşan idrakten çok daha yücedir.

Üçüncü olarak da insanın nefsini sevdiği aşikârdır. Başkasını da yine kendi nefsi için sever. Nefsini karıştırmadan bir başkasını yalnızca zatından dolayı sevmesidir.

Gazâlî’ye göre muhabbetin bu üç hakikatine bağlı olarak sebeplerini de açıklar;

İlk esas kendi zatıdır, tüm uzuvları, sahip olduğu her şey ile birlikte selâmette olmasıdır. Bunu temin eden, buna yardım eden her şeyi bu yüzden sever. Hatta çocuklarını sevme sebebi bile soyunu ve mülkünü devam ettirecek olmalarıdır.

İkinci esas ihsandır. İnsan kendine ihsanda bulunanı zorunlu olarak, fıtratı gereği sever

Üçüncü esas kişinin bir şeyi kendi nefsini karıştırmadan o şeyin zatından dolayı sevmesidir. Kemâl budur. Çünkü burada elde edilecek bir fayda yoktur.

Dördüncü esas iyilik yapana, ihsanda bulunana karşı olan değil, iyiliğin kendisine olan sevgidir. Burada sıfat sevilir.

Beşinci esas ise sadece ruhî uygunluk nedeniyle sevmektir. Gazâlî bu esasla ilgili elest bezmine gönderme yapmakta ve Efendimiz Hazretlerinin bir hadisi ile açıklamaktadır; “Onlardan (ruhlardan) tanışanlar birbirine yakınlık gösterirler. Onlardan tanışmayanlar birbirlerinden kaçarlar!”

İdrâk ve Mârifetullah muhabbetten önce olması gereken bir bilgidir, sevgi konusunda da nefsânî sevginin dışında kalpte fıtratı gereği bulunan kendisine iyilik yapanı sevme özelliği vardır, bu bir zorunluluktur. İnsanın kendisine iyilik yapanı kalben sevmesi; nefsânî ve bedensel sevgiye nazaran daha üst bir seviye olmasına karşın, kendisine yapılan iyiliğin neticesi yine nefsânî olduğu için en üst seviye değildir. En ileri mertebe iyilik yapanın zâtını sevmektir.

İyilik yapanın zâtını sevmek o iyilikten bir nasip olmasa da iyilik sıfatının kendisini sevmek demektir, çünkü kemâl güzeldir ve güzellik sevilir. Bu nedenle bâtınî olarak kalbin gerçekte sevdiği şey kemâldir. Her bakımdan kemâl sahibi olduğu için demek ki sevilmeye lâyık olan da yalnızca Allah’tır.

Allah’ı bilmenin derecesi idrâke bağlı olarak yükselir. Mârifet yani Allah bilgisi bu dünyada atılan bir tohum gibidir. Bilinen hiçbir zevkin değişilemeyeceği bir lezzet olduğu için; Allah’a bir an evvel kavuşma amacıyla ölmeyi dilemek yerine, dünyada daha uzun süre kalıp marifet tohumlarının çoğalması için uğraşılır. Çünkü kul Allah sevgisini ancak dünyada kazanır. Bunu kazanmanın en güvenli yolu kalpten dünya sevgisini çıkararak temizlemek ve bu temizliği devam ettirmektir.

 

3-    Sûfî Gelenekte Muhabbet Kavramının Ana Hatları

Zahitler döneminin büyük isimlerinden Râbia el Adeviyye’de (ö. 180/796) ne cennet sevgisi ne cehennem korkusu; yalnızca Cemâlullah anlayışı ile Allah aşkını menfaatsiz ve saflaşmış halde görüyoruz. Gazâlî’nin ihsan sahibinden bir iyilik nispet etmese de sıfattan dolayı kemâlden dolayı sevmek olarak işaret ettiği mertebedir. Buna rağmen Râbia kuldaki her türlü aşkın yine de bir menfaat içerdiğini, gerçek aşkın sadece Allah’ta olabileceğini söyler. Allah kulunu severse kul Allah’ı sevebilir. (Hülya Küçük 2007) Er-Riâye isimli eserin yazarı olan Haris el Muhâsibî (ö. 243/857) kişinin önce nefsinin varlığını kabul etmesi ve onu tanıması gerektiğini söyler. Çünkü Allah’ı sevmek ancak kişinin nefsinden nefret edip uzaklaşması ile mümkün olur. Bu nedenle nefis mücadelesi yapmak çok önemlidir. (Tarık Tanrıbilir 2017) Eşyaya bakıp ibret alarak, delil kabul ederek marifete ulaşılabilir. Muhâsibî’ye göre; sevginin aslı iman sevgisidir, çünkü Allah Teâlâ İman eden kimseler en çok Allah’ı sevenlerdir. (Bakara 2/165) buyurmuştur. Allah’ı sevmek nefisle cihadın meyvesidir. Bu sevgiyi bozabilecek tek şey kişinin amellerine güvenmesidir. Şevkin nuru muhabbetin nurundandır, fazlası Vedûd’un sevgisindendir. Allah kulun kalbinde bu meşaleyi yakarsa o kulun kalbinde artık başka bir şey parıldamaz. Hicrî II.Asır sonrasında tasavvufun vecd, zevk ve keşf dönemine girmiş olmasıyla Gazâlî’nin de sonradan çok geniş ölçüde yararlandığı; aklın elde ettiği ilim ve ilham yoluyla kalpten elde edilen mârifet olmak üzere ikiye ayrılan ilim ve bilgi kavramları batınî ilimlerin kapısını aralamış ve böylece mârifet hakikatleri elde etme aracına dönüşmüştür. Nitekim mârifet kavramındaki bu gelişmeye bağlı olarak Zunnûn el-Mısrî (ö. 245) muhabbet hakkında ileri geri konuşulmasının doğru olmadığı bir sırr-ı ilâhîdir der ve genellikle remizli konuşmayı tercih eder. Allah’ın sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemek ilâhî sevgidendir.

 III. Asırla birlikte Cüneyd-i Bağdâdî (ö.297) muhabbet kavramını biraz derinleştirerek ve metafizikî bir yorum katarak aslında bunun bir hatırlama olduğunu söyler. Allah ruhları yüce mertebelerden beden elbiselerinin içine indirmiştir. Bazıları bu dünyada meşguliyetlerle takılıp kalırken bir kısmı da yeniden fenâya ve yaratılmazdan önceki haline kavuşmayı amaç edinir. İşte Allah böyle kullarını kuşatır ve istîlâ eder, “Kulum nafilelerle yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. Onu sevince işiten kulağı gören gözü olurum” der. (Afîfî 2018)

Bâyezîd ilâhî aşk, cezbe ve şatahat denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biridir. Ölüm tarihi h. 267’dir. Çok zorlu bir nefis mücahedesi, riyâzet ve derin bir tefekkürle bu mertebeye ulaştığını söyler, bahsettiği mertebe; âşıkla mâşukun bir olduğu ve her şey O’dur dediği makamdır. Bâyezîd’e göre muhabbet iki türlüdür, birisi nimeti görmekten, diğeri nimeti vereni görmekten kaynaklanır (Uludağ, TDV islam Ansiklopedisi 1992). Fenâda kaybolan bir diğer isim Hallâc-ı Mansûr’dur (ö. 309). Ancak Hallâc aşkı bir zevk ve haz olarak değil, elem ve ızdırap olarak görüyordu. Ona göre aşk namazının abdesti ancak kanla alınabilirdi, sevgili uğruna en büyük acıların göze alınması gerekiyordu. Enel Hak sözünden dolayı ve ilâhî sevgiye dair görüşleri yüzünden zâhir ulemanın tepkisini çekmiş ve idamı için fetva verilmişti. (Uludağ, TDV İslam Ansiklopedisi 1997). Ebû Amr ed-Dimeşkî’ye (ö. 320) göre tasavvuf kâinâtı eksik görmek, eksiklikten münezzeh olanı müşahede ederek eksik varlığa bakmaktan yüz çevirmektir, yani kemâli yalnızca Allah’a ait görmektir.

İlâhî sevgi kasideleriyle Sultânü’l-âşıkīn olarak tanınan İbnü’l Fâriz (ö.632) vecdine teslim olmuş, sahv ve sekr hallerinde Allah’a olan aşkını dile getirmiş bir şairdir. Anlayış olarak Cüneyd ve Bâyezîd’den farklı değildir.

İbn Arabî’ye (ö. 638) göre sûretler Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği aynalardır. Onun vahdet-i vücûd sistemi zaten sevgi üzerine kuruludur. Sevgi yaratılışın ilk sebebidir. Gizli bir hazine olup bilinmek isteyen Hak âlemi yaratmıştır ve dönüş yalnız O’nadır. Demek ki sevgi varlıkların olduğu gibi yoklukların da sebebidir. (Afîfî 2018). Görülen her güzellik Cemâl tecellisi, sevilen her şeyin hakîkati Haktır. Hak da kendisinin mazhar ve suretleri olduğu için mahlukatını sever. Allah; sevgisi sabit olandır, bu yüzden vüdd diye isimlendirilir. Sevginin kalbe ilk düşmesi Heva, orada sabitlenmesi yerleşmesi vüdd, sevginin sevenin iradesinden çıkması, sevilenin iradesine göre hareket eder hale gelmesine Hûb ve dikenli sarmaşıklarla sevginin kalbi sarmasıyla sevgiliden başkasına bakamayacak hale gelmeye Aşk denir. (Arabî 2017)

Milâdî XI.yy.dan itibaren Anadolu tasavvufu neredeyse tamamen muhabbet ve ilâhi aşk kavramı üzerine kurulmuştur. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Hoca Ahmed Yesevî, Yunus Emre gibi isimler muhabbetle yoğrulmuş birbirinden güzel eserler bırakmışlardır.

4-    Değerlendirme ve Sonuç

Tasavvuf ehlinin tamamının mutabık olduğu konu ehl-i sünnet dairesinde sabit kalmak ve şeriata çok titiz bir şekilde tâbi olmaktır. Şeriat olmadan mârifetullah ve muhabbetullahtan söz edilemez. Tasavvufun hedefi bir yandan şeriat ile zâhirî yükümlülükleri yerine getirirken diğer yandan da ihlas ve ihsan için batınî amelleri gerçekleştirmek, ahlâkı güzelleştirmektir. Bunun en önemli yeri kalptir. Kalp batınî olarak idrâk mahallidir, Allah Teâlâ ancak burada idrâk edilebilir. Bu nedenle tövbe ve istiğfar ile kalbin temizlenmesinin, zikrullah ile cilâlanmasının yanında kalpten dünya sevgisinin de muhakkak çıkarılması gerekmektedir. Endişe ve korkuların, üzüntü ve sevinçlerin kalbe inmeden yüzeyde kalması önemlidir. Kalp Allah’tan başka her şeyden temizlenmiş olmalıdır. İbnü’l-Fâriz’e göre ilâhî sevgi sevenin kendinden fena bulması ve Allah’la bâkî olmasıdır. (Afîfî 2018). İşte ancak o zaman kişi idrâk ve mârifete ulaşabilir. Muhabbetin başlangıcı burasıdır.

Nefsi bir düşman olarak görüp ona göre dikkatli olmak ve daima savaşmak lazımdır. Allah’a yaklaşmak nefisten uzaklaşarak olur.

Şatahatlar konusunda temkinli ve tedbirli olunması gerektiğinde ve bunun çok da hoş karşılanan ve istenen bir durum olmadığı yönünde genel bir fikir birliği vardır. Fenâ makamında söylenen sözlerin ve yapılan hareketlerin üzerinde çok durulmaması gerekir.

Sûfiler sadece şatahat halleri ile değil, ilâhî sevgiyle ilgili sözlerinden dolayı da çoğu zaman suçlanmışlardır. Bu nedenle sembolik bir dil kullanır olmuşlardır. Şarap, meyhane, kadeh, gül, bülbül, yanmak gibi pek çok ifade tasavvufî sanatlara yerleşmiştir. Ahmed Yesevî; “Yakılmak, yanmak âşıklara âdet olur” der. (Gürer 2017)

Muhabbet en son ve en değerli makamdır. Gazâlî’ye göre şevk, üns, rıza gibi makamlar muhabbetin sonucudur. Ahlâk ve muhabbet arasında çok sıkı bir bağ olduğu için erdem içeren her kavram muhabbetin meyveleridir. (Uludağ, TDV İslam Ansiklopedisi 2005) Tasavvuf tarihinde sûfiler ilk başlarda muhabbet kavramını kullanmış, sonrasında bu kavram ilâhî aşk ya da gerçek aşka dönüşmüştür. Gazâlî aşk tabirinin kullanılmasında bir sakınca olmadığını düşünür. (Gürer 2017). Bu nedenle dünyevî konular için duyulan aşka mecâzî aşk adı verilmiştir. Gazâlî’deki muhabbet kavramı ile diğer sûfilerinkini karşılaştırdığımızda arada çok dramatik farklar görülmemekle birlikte Gazâlî; tasavvufî aşkı Allah’ı bilme ile ilişkilendirmiş ve bilme arttıkça muhabbet de artar, aşk olur demiştir.

İbadet ve takvâ gibi dinî sıfatlar da sevginin neticesidir. Hiç kuşkusuz Râbiâ gibi cennet arzusu veya cehennem korkusu olmadan sadece Allah sevgisinden ötürü Allah’a ibadet eden ile cennet-cehennem kaygısından ötürü ibadet eden eşit değildir. Cennete yapılan amellerle değil Allah’ın lütfu ve ihsânı ile girilebilir. Hadîs-i şerifte; Hiç kimse kendi ameliyle cennete girmez. Diyen Efendimize Sen de mi ya Resulallah! dediklerinde de Evet ben de; meğer ki Rabbim beni rahmetinin kucağına almış olsun.” (Buharî, “Rikak”,18) buyurmuşlardır. Abdülkâdir Geylânî’ye aşkı sorduklarında; aşkın dahi âşık ile mâşuk arasına bir perde olmaması gerektiği konusunda uyarmış ve aşkta da fâni olun demiştir. (Gürer 2017)

Allah’ı sevmenin ve O’nun tarafından sevilmenin en önemli şartı Peygamber Efendimiz (S.a.v)’i sevmek ve ona uymaktır. Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de; De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (Âl-i İmrân 3/31) buyurulmuştur. 

 

Kaynakça

Afîfî, Ebu'l-Alâ. Tasavvuf İslâm'da Manevî Hayat çev.Ekrem Demirli, Abdullah Kartal. İstanbul: İz Yayıncılık, 2018.

Arabî, İbn. «Sevginin Sabitliği Mertebesi.» Fütûhaât-ı Mekkiyye 17. Cilt içinde, yazan Çev. Ekrem Demirli, 14. İstanbul: Litera, 2017.

Gürer, Betül. «Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i Ekseninde Tasavvufî Düşüncede İlahî Aşk.» Bilig, 2017: 17-41.

Hülya Küçük, Semih Ceyhan. TDV İslam Ansiklopedisi. 2007. https://islamansiklopedisi.org.tr/rabia-el-adeviyye (erişildi: 06 14, 2020).

Tarık Tanrıbilir, Nail Karagöz. «Kelam Konularına Tasavvufî Yaklaşım: H. El Muhâsibî’nin “Er-Riâye li Hukûkillâh" Eseri Örneği.» Kader, 2017: 679-697.

Uludağ, Süleyman. TDV islam Ansiklopedisi. 1992. https://islamansiklopedisi.org.tr/bayezid-i-bistami (erişildi: 06 14, 2020).

—. TDV İslam Ansiklopedisi. 2005. https://islamansiklopedisi.org.tr/muhabbet (erişildi: 06 14, 2020).

—. TDV İslam Ansiklopedisi. 1997. https://islamansiklopedisi.org.tr/hallac-i-mansur (erişildi: 06 14, 2020).
bu yazıyı beğendi

Yorumlar (0)

Yorum için giriş yap.

Büyütülmüş Resim
✓ Link kopyalandı!