Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. İslam düşüncesinde her rüya aynı değerde kabul edilmez. İnsan zihninin gündüz yaşadıklarını gece yeniden işlemesiyle oluşan rüyalar vardır; korku, kaygı ve karmaşa taşıyan rüyalar vardır; bir de kişinin zihninden çıkmış gibi görünmeyen, berraklığı ve tesiriyle diğerlerinden ayrılan sadık rüya anlayışı vardır. Bu son kategori hiçbir zaman insanın gaybı istediği anda açıp okuyabileceği bir yetenek olarak görülmemiştir. Tam tersine, gaybın mutlak bilgisi insana ait değildir. Sadık rüya, varsa bile, insanın sahip olduğu bir güçten çok kendisine gösterilen sınırlı bir işaret olarak değerlendirilir.
İşte bu nokta, bugün parapsikolojide kullanılan 'prekognisyon' kavramıyla ilginç bir şekilde yan yana geliyor. Prekognisyon, normal duyularla henüz elde edilemeyecek geleceğe ait bir bilginin önceden algılandığı iddiasıdır. Rüya araştırmalarında bunun özel bir biçimi denenmiştir: Kişi uyurken, daha sonra rastgele seçilecek bir görüntü ya da hedefle rüyasının ne ölçüde uyuştuğu incelenir. Yıllar boyunca yapılan bazı deneylerin toplu değerlendirmelerinde, rüya içeriğinin hedef materyalle şansın biraz üzerinde eşleştiği sonuçlar raporlandı. Fakat aynı veriler daha katı istatistik yöntemleriyle yeniden incelendiğinde etkinin oldukça küçüldüğü, küçük örneklemli çalışmaların sonucu olduğundan büyük gösterebileceği yönünde ciddi itirazlar da ortaya çıktı.
Yani elimizde 'gelecek rüyada kesin olarak görülebilir' dedirtecek bir bilimsel kanıt yok. Ama konunun tamamen kapanmış olduğunu söylemek de kolay değil. Çünkü bazı deneysel sonuçlar araştırmayı sürdürmeye değer bir anomali bulunduğunu savunurken, eleştirmenler bu etkinin yöntem, örneklem büyüklüğü ve yayın yanlılığıyla açıklanabileceğini düşünüyor. Bana kalırsa burada asıl ilginç olan şey, modern araştırmanın bin yıldır konuşulan bir soruyu tamamen başka bir dille yeniden sormasıdır.
Üstelik uyku biliminin son yıllarda geliştirdiği bazı modeller, rüyayı artık yalnızca geçmişin düzensiz bir tekrarı olarak görmüyor. Beynin uyku sırasında hafızayı işlerken gelecekte karşılaşılabilecek durumlara ilişkin senaryolar da üretebildiği düşünülüyor. Başka bir ifadeyle beyin, dış dünyadan gelen duyusal veri büyük ölçüde kesildiğinde kendi iç modelini çalıştırıyor; yaşanmış olayları, korkuları, ihtimalleri ve beklentileri bir araya getirerek adeta geleceğin provasını yapıyor. Bu açıklama, insanın bazen rüyasında daha sonra yaşadığı bir olaya benzer sahneler görmesini tek başına metafizik bir delil olmaktan çıkarıyor. Çünkü zihin, elindeki yüzlerce küçük işaretten bizim uyanıkken fark etmediğimiz bir sonucu tahmin etmiş olabilir.
Fakat mesele tam burada bitmiyor. Çünkü herkesin hayatında, sıradan bir tahmin duygusuyla açıklamakta zorlandığı rüyalar vardır. Bir insan yıllardır görmediği birini rüyasında görür ve ertesi gün onunla ilgili haber alır. Bazen bir mekânı ilk kez gördüğünü düşünürken daha önce rüyasında orada bulunduğuna yemin eder. Bazen de olaydan önce görülen bir rüya o kadar ayrıntılıdır ki, yaşandıktan sonra kişi bunun yalnızca benzerlik olmadığına inanır. Bunların büyük kısmında hafızanın sonradan yeniden yazılması, seçici hatırlama ve rastlantı payı hesaba katılmadan hüküm vermek doğru değildir. İnsan zihni gerçekleşmeyen yüzlerce rüyayı unutur, gerçekleşmiş gibi görünen bir tanesini ise yıllarca taşır. Fakat bütün vakaları bu açıklamayla kapatmak da araştırmacı bir zihne yakışmaz.
Havas ve gizli ilimler geleneğine baktığımızda da benzer bir ihtiyat görüyoruz. Rüya, keşif, ilham, firaset ve gayb bilgisi aynı şey değildir. Bugün bunların tamamını tek sepete koyup 'altıncı his' diye adlandırmak büyük bir kavram kaybına yol açıyor. Rüya uykuda ortaya çıkar; keşif uyanık halde yaşandığı iddia edilen bir açılma veya idrak biçimidir; firaset ise kişinin işaretlerden, hâllerden ve tecrübelerden hareketle normalden daha isabetli bir sezgi geliştirmesi olarak düşünülür. Bunların her biri başka bir iddia taşır ve aynı ölçüyle değerlendirilemez.
Daha da önemlisi, gizli ilimlerle uğraşanların tarih boyunca düştüğü en büyük hatalardan biri, bir kere isabet eden sezgiyi kalıcı bir 'gaybı bilme gücü' zannetmek olmuştur. İslamî çerçevede böyle bir kapı açıldığında sınır nettir: İnsan bağımsız biçimde gayba hâkim değildir. Bir rüyanın doğru çıkması, o kişinin geleceği istediği zaman okuyabileceği anlamına gelmez. Aynı şekilde bir keşif iddiası da tek başına hakikat ölçüsü değildir. Kişinin gördüğü şey kendi zihninin ürünü, korkusu, beklentisi veya yanlış yorumu olabilir.
Burada benim asıl dikkat çekmek istediğim yer başka. Belki de rüya meselesini yıllardır yanlış soruyla tartışıyoruz. 'Rüyalar geleceği gösterir mi?' sorusu çok kaba bir soru olabilir. Daha doğru soru şu olabilir: İnsan bilinci, gündelik farkındalığın altında kalan işaretleri uykuda farklı biçimde bir araya getirerek henüz gerçekleşmemiş bir olayın ihtimalini sezebilir mi? Bunun ötesinde, normal duyularla açıklayamadığımız küçük bir bilgi aktarımı gerçekten varsa, bunu nasıl ayırt edeceğiz? İşte parapsikolojinin yıllardır cevaplamaya çalıştığı, fakat hâlâ kesin bir sonuca ulaştıramadığı mesele tam olarak budur.
Bence sadık rüya ile prekognisyon kavramlarının en ilginç kesişim noktası da burada ortaya çıkıyor. İkisi aynı şey değildir; birini diğerinin bilimsel ispatı gibi sunmak hatalı olur. Fakat her ikisi de insan bilincinin zamanla ilişkisini sorguluyor. Biz zamanı geçmişten geleceğe akan düz bir çizgi gibi yaşıyoruz. Fakat beynin geleceği sürekli tahmin ettiği, olasılık senaryoları kurduğu ve bazen uyanık zihnin fark etmediği örüntüleri yakalayabildiği artık çok daha ciddi biçimde konuşuluyor. Metafizik gelenek ise bunun ötesinde, zamanın insan idrakinden daha karmaşık olabileceğini ve bazı rüyaların kişiye verilmiş bir işaret niteliği taşıyabileceğini savunuyor.
Bütün bunlardan 'her gördüğünüz rüyaya inanmalısınız' sonucu çıkmaz. Tam tersine, en tehlikeli şey her rüyayı mesaj zannetmektir. Gerçekten kıymetli bir araştırma ancak şüphe ile açıklığı birlikte taşıyabilir. Ne her şeyi 'beynin saçmalaması' diyerek kapatmak ne de her sembolü gaybdan gelen emir gibi görmek doğru olur.
Belki de rüyalar bize geleceği göstermiyor; bazen geleceğin ihtimalini gösteriyor. Belki de bazı nadir durumlarda bundan daha fazlası oluyor. Bunu bugün kesin biçimde söyleyemiyoruz. Fakat kesin olarak bildiğimiz bir şey var: İnsan uyuduğunda bilinç dediğimiz yapı tamamen kapanmıyor. Aksine, hafızanın, duygunun, zaman algısının ve henüz tam anlamadığımız başka süreçlerin iç içe geçtiği olağanüstü bir alan açılıyor.
Ve belki de gizli ilimlerin asıl araştırma sahası tam burada başlıyor: Her bilinmeyene doğaüstü demeden, ama bilinmeyeni de sırf açıklayamadığımız için yok saymadan; insanın görünen tarafıyla görünmeyen tarafı arasındaki sınırı araştırmakta.
— Kürşad Berkkan
Araştırma notu: Yazıda sadık rüya anlayışı, modern rüya bilimi ve deneysel dream-ESP/prekognisyon araştırmaları birbirine karıştırılmadan ayrı çerçevelerde ele alınmıştır.
Yorumlar (0)
Yorum için giriş yap.