Bursa kadısı Kadı Mahmud’un oğlu olarak doğdu, Semerkant’ta İslâm dünyasının en büyük ilim merkezinin başına geçti. Asıl adı Mûsâ, lakabı Kadızâde er-Rûmî’dir, yani kadının oğlu Anadolulu. Uluğ Bey’in hocası, Ali Kuşçu’nun ise hocası oldu.
Yolculuğun Başlangıcı
Memleketinde bir kısım ilimleri tahsil ettikten sonra, Acem diyarındaki ilmin şöhretini işitince oraya gitmeye karar verdi. Ancak bu kararını yakınlarından gizledi. Taşköprülüzâde’nin naklettiğine göre kız kardeşi durumu fark etmiş, gurbette kardeşinin işine yarasın diye kitaplarının arasına gizlice bir hayli ziynet eşyası yerleştirmiştir.
Bir kız kardeşin kitap sayfalarına sakladığı ziynet, İslâm biliminin en parlak halkalarından birini finanse etmiş oldu.
Acem diyarına vardı, Horasan meşâyihinden ders aldı, oradan Mâverâünnehir’e geçti ve oranın âlimlerinden okudu. Çok sayıda ilim dalında en yüksek dereceye ulaştı; şöhreti yayıldı ve kendisine Kadızâde er-Rûmî lakabı verildi.
Uluğ Bey ile Tanışması
Semerkant’ta Timur’un torunu Uluğ Bey ile tanıştı ve kısa zamanda hükümdarın sevgisini kazanarak onun özel hocası oldu. Uluğ Bey matematik ilimlerine düşkündü ve çok sayıda matematik kitabını ondan okudu; öyle ki akranlarını, hatta kendinden öncekileri geride bırakacak dereceye ulaştı. Ardından Uluğ Bey Medresesi’nin başhocalığına getirildi.
Eserleri
814/1411 yılında Çağmînî’nin astronomiye dair el-Mülahhas fi’l-hey’e adlı eserini şerh etti. Ertesi yıl, 815/1412’de ise Muhammed b. Eşref es-Semerkandî’nin geometriye dair Eşkâlü’t-te’sîs adlı kitabına bir şerh yazdı ve bunu Uluğ Bey’e ithaf etti. Her iki eser de Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuştur.
Çağmînî şerhinin girişinde, vatanından ayrılıp Semerkant’a yerleşme sebebini açıklarken yaptığı ince taşlama meşhurdur: Semerkant ahalisinin, misafir ettiklerine dostlarını ve vatanlarını unutturmaları dışında hiçbir kusuru yoktur.
Seyyid Şerîf ile Anlaşmazlığı
Seyyid Şerîf el-Cürcânî’den ders okurken aralarında bir uyuşmazlık çıkması üzerine dersi bıraktı. Seyyid Şerîf onun hakkında matematik ilimlerinin karakterini kuşattığını söyleyince, o da hocası için matematikte kendisine öğretecek bir şeyi olmadığı cevabını verdi. Daha sonra Seyyid Şerîf’in Şerhu’l-Mevâkıf’ını inceleyip pek çok noktasına itiraz etti.
İtirazlarını yazıya dökmedi; kitabın kenarına kalemle daireler çizip içine not düştü. Acem diyarındaki âlimler, öğrencilerinin seviyesini ölçmek için onlara bu dairelerle neyin kastedildiğini sorarlarmış.
İlmî Özerklik Meselesi
Semerkant’taki dörtgen medresenin her köşesi bir ilme ayrılmıştı ve müderrislerin başında o bulunuyordu. Bir gün Uluğ Bey, ona danışmadan bir müderrisi görevden aldı. Kadızâde günlerce derse gitmedi. Hasta olduğunu sanan Uluğ Bey evine gidince aldığı cevap şu oldu: bir tasavvuf şeyhinin tavsiyesiyle, sahibinin azledilmediği makamlar dışında dünyevî makamlara talip olmamıştı; müderrisliğin de azledilebilir bir makam olduğunu görünce onu terk etmişti.
Uluğ Bey özür diledi, azlettiği müderrisi görevine iade etti ve bir daha hiçbir müderrisi azletmeyeceğine söz verdi. Ancak bundan sonra Kadızâde derse döndü.
Semerkant Rasathânesi
Uluğ Bey, kullanılan Zîc-i İlhânî’de ölçüm hataları tespit edince yeni bir rasathâne kurmaya karar verdi. Gözlem işlerinin başına önce Gıyâseddin Cemşid el-Kâşî getirildi; onun vefatı üzerine Kadızâde geçti. Zîc-i Uluğ Bey’in telif heyetinde yer aldı, gözlemlere ve matematik astronomi hesaplarına bizzat nezaret etti.
Rasathâneyi tamamlamak ona da nasip olmadı; iş, talebesi Ali Kuşçu’ya kaldı. Taşköprülüzâde bu silsileyi aktarırken Ali Kuşçu’nun hayat hikâyesinin ileride geleceğini de not düşer.
Anadolu’ya Bıraktığı Miras
Talebelerine Osmanlı ülkesine gitmeleri yönünde telkinde bulundu. Ali Kuşçu ve Fethullah eş-Şirvânî onun yönlendirmesiyle Anadolu’ya gelirken Semerkant matematik-astronomi okulunun bütün birikimini de beraberlerinde getirdiler. Taşköprülüzâde onu Osmanlı ulemâsı arasına bu yüzden yerleştirmiştir.
Bu miras Taşköprülüzâde’nin kendi ailesine kadar uzanır: her iki şerhi de babasından okuduğunu, babasının bunları dayısı Muhammed en-Niksârî’den, onun Fethullah eş-Şirvânî’den, onun da bizzat şârihin kendisinden okuduğunu kaydeder.
Yorumlar (0)
Yorum için giriş yap.